Nepal-Tibet sınırında meydana gelen ve yüzlerce can kaybına yol açan buzul çökmesi felaketi, gözleri dünyanın en hızlı ısınan kuşaklarından biri olan Akdeniz havzasındaki Türkiye’ye çevirdi. Küresel iklim krizinin dağ zirvelerindeki bin yıllık devasa buz kütlelerini istikrarsızlaştırması, ülkemizin yüksek kesimlerinde benzer ekolojik ve jeolojik felaketlerin yaşanıp yaşanmayacağı sorusunu gündeme getiriyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) uzmanları, Türkiye’deki aktif buzul yapılarının Himalayalar gibi devasa sistemlerden farklı olarak daha izole ve küçük ölçekli olduğunu belirtirken, özellikle yaz sonu ve eylül başında artan lokal buzul-kaya kopması ile çığ risklerine karşı kritik uyarılarda bulunuyor. Tarihsel olarak 1840 yılında Ağrı Dağı’nda yaşanan ve binlerce kişinin ölümüne neden olan devasa heyelan ve sel felaketi, bugün de benzer tehditlerin tamamen göz ardı edilemeyeceğini gösteriyor.
- Türkiye’deki buzullar coğrafi olarak izole ve küçük yapıda olduğu için Himalayalar ölçeğinde devasa buzul gölü patlaması (GLOF) beklenmiyor.
- Ağrı Dağı’ndaki buzul örtüsü, iklim değişikliğinin etkisiyle 1976 ile 2011 yılları arasında yaklaşık yüzde 29 oranında küçülerek ciddi bir kayıp yaşadı.
- Uzmanlar, ağustos sonu ve eylül başı döneminde yüksek kesimlerdeki kaya ve buzul kopmalarının yerel yerleşimler ve hayvancılık faaliyetleri için risk oluşturduğunu belirtiyor.
1840 Ağrı Dağı Felaketi ve Tarihsel Arka Plan

Türkiye tarihindeki en büyük buzul ve heyelan felaketi, 1840 yılında Ağrı Dağı’nın kuzeydoğu eteklerinde yer alan Ahura Vadisi’nde (Cehennem Deresi) yaşandı. Bilimsel kayıtlara geçen bu olay, bölgedeki yerleşim birimlerini haritadan silecek düzeyde yıkıcı bir etki yarattı. İtalya ve ABD’li araştırmacıların 2019 yılında Geomorphology dergisinde yayımladığı çalışmada, deprem ve olası volkanik faaliyetlerin tetiklediği hızlı kar-buz erimesinin devasa bir lahar (volkanik çamur akması) yarattığı savunuluyor.
Ancak İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Tolga Görüm bu teoriye şerh koyarak, olayda devasa bir kaya ve buz kütlesinin vadiden aşağı indiğini ve tarihi kayıtlara göre yaklaşık 1.300 kişinin hayatını kaybettiğini vurguluyor. Görüm’ün aktardığı detaylara göre, 21 kilometre boyunca ilerleyen bu devasa kütle, Ahura Vadisi’ndeki köyü tamamen yuttuktan sonra vadideki dere yatağını tıkadı. Bu doğal setin yedi gün sonra biriken suyun basıncıyla patlaması sonucu oluşan ikinci sel dalgası, dağın eteklerindeki başka bir köyde 400 kişinin daha yaşamını yitirmesine sebep oldu. Bu tarihi felaket, yüksek dağlık alanlardaki buzul-kaya kararsızlığının ne denli ölümcül sonuçlar doğurabileceğini kanıtlıyor.
İklim Değişikliği ve Türkiye Buzullarının Hassas Dengesi
İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya, Türkiye’deki güncel buzul alanlarının Himalayalar’daki devasa sistemlerden farklı olarak küçük ve topoğrafik açıdan bağımsız sınırlara sahip olduğunu belirtiyor. Bu durum büyük ölçekli buzul gölü patlamalarını (GLOF) engellese de yerel tehlikeleri tamamen ortadan kaldırmıyor. Sarıkaya’nın uydu görüntülerine dayanan araştırmaları, Ağrı Dağı’ndaki buzul örtüsünün 1976 ile 2011 yılları arasında yaklaşık %29 oranında küçülerek 8 kilometrekareden 6 kilometrekareye gerilediğini ortaya koyuyor.
Sıcaklık artışına son derece hassas olan Türkiye buzullarının geri çekilmesi, yüksek dağlık bölgelerde yeni küçük göllerin oluşmasına yol açıyor. Doğal setlerin kararsızlığı, kaya düşmeleri ve buzul kopmalarıyla birleştiğinde dar vadilerdeki su akış rejimlerini ve taşkın dinamiklerini aniden bozabiliyor. Prof. Dr. Tolga Görüm, küresel ısınmanın kaya çığları riskini doğrudan tetiklediğini belirterek, normal şartlarda buzulla birbirine yapışmış olan kaya çatlaklarının, buzun erimesiyle açığa çıktığını ve su sızıntılarıyla dengesizleştiğini açıklıyor. Bu durum, saatte 150 ila 300 kilometre hıza ulaşabilen ölümcül kaya ve buz çığlarının önünü açıyor.
Risk Altındaki Bölgeler ve İzleme Çalışmaları
Uzmanlar, Türkiye’de buzul kopması ve kaya çığlarının sadece iklimsel değil, deprem ve insan faaliyetleriyle de tetiklenebileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, 1890 yılında Erzurum Devre Dağı’nda 145 kişinin ölümüne yol açan çığ felaketinin arkasında Erzincan depreminin olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde özellikle Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerindeki bazı kritik noktaların yakından izlenmesi gerekiyor.
Erzurum ve Artvin’in yanı sıra, Kars’ın Kağızman ilçesinde bulunan Deniz Gölü’nü tutan setin hareketleri şu anda uydu verileriyle anlık olarak takip ediliyor. Ayrıca, Türkiye’nin en yoğun buzul alanlarına ev sahipliği yapan Hakkari bölgesindeki dar vadilerde kurulu küçük yerleşimlerin son derece kırılgan bir yapıda olduğu vurgulanıyor. Depremler, aşırı yağışlar ve hatta bölgedeki yol yapımı veya madencilik faaliyetleri gibi yapay sarsıntılar, halihazırda kararsız hale gelen bu kütleleri harekete geçirebilecek potansiyele sahip.
Merak Edilen Sorular ve Cevaplar
Soru: Türkiye’de Nepal’dekine benzer devasa buzul selleri yaşanabilir mi?
Cevap: Hayır, uzmanlara göre Türkiye’de Himalayalar’daki gibi devasa boyutlarda ve birbirine bağlı buzul gölü sistemleri bulunmadığı için o ölçekte bir sel felaketi (GLOF) beklenmiyor. Ancak yerel düzeyde tehlikeli buzul ve kaya kopmaları mümkündür.
Soru: Türkiye’de buzul kopması riski en çok hangi dönemde artıyor?
Cevap: Risk, özellikle yaz aylarının sonunda, yani ağustos sonu ve eylül başı döneminde en yüksek seviyeye ulaşmaktadır. Bu dönemde erimenin maksimuma ulaşması kaya yapısını gevşetmektedir.
Soru: Ülkemizde buzul hareketliliği açısından en riskli bölgeler nerelerdir?
Cevap: Başta Ağrı Dağı olmak üzere, Hakkari’deki buzul bölgeleri, Erzurum, Artvin ve Kars Kağızman’daki Deniz Gölü çevresi risk analizleri çerçevesinde yakından izlenmesi gereken alanlar arasında yer almaktadır.
Kaynak / Ajans: Bbc

